|


Yukarı Tıklayınız
Baş Horoz Çanakkale'de bir öğretmendi.
Denizli'den gelen ataları gibi görevini çok ciddiye
alırdı.
Yeni nesli bu zor dünyada yetiştirmek onun hayatını
adadığı en değerli vazifeydi.
İsterdi ki çocuklar iyi dinlesin.
Kahvaltıdan sonra çok sabırlı olan Baş
Horoz tüm geçmişte olan bitenleri anlatmaya başladı;

Bir varmış, bir yokmuş, kara bulutlu günler
gelmeden önce bu çiftliğin sahibi Çiftçi Hamdi'nin bazı sorunları
varmış.
Çiftçi Hamdi, bu sorunları pek çözemiyordu.
Çevredeki çiftliklerle teması da yoktu. Çocukları da pek yardım
etmiyorlardı ona, çünkü hep gözlük ve şapka almakla meşgullerdi. Eşi
de her zaman çiftçinin sözünü dinlediği için ona fikir veremiyordu.
Komşu çiftçiler, Çiftçi Hamdi'ye göre
daha tecrübeli olmalarına rağmen, o her şeyi kendisinin daha iyi
bildiğini zannederdi. Problemlerine ileride çözüm bulunca, diğer çiftçilerin
onu örnek alacaklarını düşünürdü. Güçlü bir çiftçiydi
ama biraz kendi dünyasında yaşardı. Hayvanlar onun bu çiftliği
doğru dürüst yönetebileceğinden endişe duyarlardı.
KOMŞU ÇİFTÇİLER
Herkesçe de bilinirdi ki bu çiftçiler
etraflarına
çok daha fazla duyarlı ve hassaslardı.
Az öncede bahsettiğim gibi komşu
çiftlik sahipleri Hamdi Çiftçi’den daha ileri görüşlüydüler. Onlar detaylar
içinde kaybolmazlardı. Her an her şeyi görüp, düşünebilirlerdi.
Başları da dönmezdi.
Bu komşu çiftçiler, iyi günleri de,
kötü günleri de görmüşlerdi (su baskınları, depremler,
toprak kaymaları, fırtına, orman yangınları v.b.).
Korkutucu fırtınalı günlerde çok sayıda arkadaşlarını
ormanlarda ve denizlerde kaybetmişlerdi. O yüzden hava durumunu iyi takip
etmeleri gerektiğini bilirlerdi. Yanlarında hep harita ve pusula taşırlardı.
Yıldızları iyi tanırlardı ve akşam yollarını
bulabilirlerdi. Bulutlardan da iyi anlarlardı. Olaylara yukarıdan
bakmak, çözümlere ulaşmalarında her zaman yardımcı oldu.
Bu kazandıkları bilimi aralarında paylaşırlardı. Ama
Hamdi bazı
sorunlarını çözemiyordu, çünkü komşu çiftliklerle iyi iletişim
kuramamıştı.

ÇİFTLİKTE 4 MEVSİM VE HAVA
DURUMU
( Buraya Tıklayınız
)
Ayrıca, Çanakkale Boğazındaki
iki Kale’ye yakın otururdu bu komşu çiftçiler. Kale’den haberler
onlara daha hızlı gelirdi. Kale’deki gözcüler ile hep beraber
havayı, karayı, denizi takip ederlerdi. Etraftaki köy halkıyla
da temasları vardı ve tüm çiftçilerin ve hayvanların ihtiyaçlarına
daha duyarlıydılar.
Hava durumunu herkese bildirebilmek için yüksek
bir direğe her gün bayrak asarlardı. Yeşil renkli bayrak asıldığında,
deniz ve karada hiçbir tehlike yok anlamına gelirdi. Fırtınalı
ve tehlikeli günlerde bayrak kırmızı olurdu, rüzgarlı günler
mor, güneşli günler sarı, yağmurlu günler koyu mavi ve bulutlu
günler açık pembe olurdu.


Hamdi çiftlikte ilgilenmesi gereken önemli
konularla ilgilenemiyordu
Fakat Hamdi, hep yanlış zamanda
yanlış şeylerle meşgul olurdu. Diğer çiftçilere
nazaran evinin çatısına çok önem verirdi. Ama çatısında
problem yoktu. Çatısını lüzumsuz yere tamir eder ve korumakla
vaktini geçirirdi. Hamdi Çiftçi, karlı bir günde çıkmaması
gerekirken dama çıktı ve nasıl daha iyi bir şekilde
koruyabilirim diye uzun uzun düşündü. Bu arada ayağı kayıp
damdan "KÜT" diye düştü.
Hamdi'nin her türlü bahçe aletleri vardı.
Bu aletleri odunlarla beraber aynı kulübede tutardı.


Yaprakların sonbaharda dökülmesine
rağmen, Hamdi Çiftçi bu tırmığını ilkbaharda
yaprakları toplamak için kullanmaya çalışırdı.

Bu alet kulübesi bir gün Hamdi'nin hayatını
kurtardı. Nasıl mı?
Bu arabaya kilitlenip içinde kaldı.

Kendisi bu arabada kilitli
kaldıktan sonra, ailesi ve yakınları kurtaramadı. Kapıları
çektiler, tekmeler attılar.
Ama bu alet kulübesindeki
bu baltayla kurtardılar.

Arabanın
tüm camları kırıldı. Hamdi çok memnun oldu kurtulduğuna
fakat hayvanlar o günden beri hep merak ettiler, kendisini koruyamayan bir çiftçi
nasıl çiftliği iyi koruyabilirdi. Güvende olup olmadıklarından
o günden itibaren şüphe duydular.

En rüzgarlı günlerde
diğer çiftçiler damlarına çıkmazlardı ama Hamdi kuşları
kovmak için korkuluk koymaya çalışırdı damına. Böyle
bir günde, korkuluk ile beraber "KÜT" diye damdan düştü.
Hatta, yağmurlu bir günde
dama çıkıp tepeden pencereleri silmeye çalıştı.
Arkadan da bahçeye inip şemsiyesini açarak çiçekleri suladı.


Güneşli günün
birinde plastikle kaplamaya çalıştı damını, fakat
plastik sıcaktan eriyip ellerini yapış yapış yaptı.
Bir keresinde dolu yağarken
fırfır pervane takmaya çalıştı damına. O gün tüm
çabalarına rağmen damını koruyamadı. Dolu nedeniyle
kaygan olan çatıdan kaydı, neyse ki, bu sefer ucuz atlattı. Damın
kenarındaki kancaya takıldı ve yere düşmekten kurtuldu.
Fakat, kancada gün boyu asılı kaldı.

Van kedisi onu görünceye
kadar Hamdi, tüm gün kanca üstünde sallanarak kaldı. Bu durumu diğer
çiftçiler hiç unutmadı.
Devamlı olarak günlerini
damını "Nasıl koruyacağım" diye düşünerek
geçirirdi. Damını örter, kapar, yeniden örter, yeniden kapar, açar,
sürekli üzerinde uğraşırdı. Günler böyle geçerdi.
Damını daha iyi
korumak için farklı örtme şekilleri denerdi ve geceleri bazen damda çadır kurup içinde yatardı.

Tente ile meşgul
olmaktan yıldızların pırıltısını göremezdi.
Çadır içinde uyurken serin hava yüzüne esmezdi. Yağmur damlaları
saçlarının arasına hiç girmezdi. Bazı akşamlar çadırı
da korumak için şemsiyeleri çadırın etrafına dikip çatıdaki
kancalara sağlamca bağlamaya çalışırdı.
Bir kerede fırtınalı
havada rüzgar çadırı bir hamak'a çevirdi. Çiftçi Hamdi bunun içinde
düğümlendi kaldı. Bu seferde komşu çiftçiler sayesinde
kurtuldu.
  
Ertesi hafta da pek iyi geçmedi.
Damdaki yaprakları temizlemeye çalışırken elindeki tarak
ile damdan düştü ve tüm hafta alnından çenesine kadar siyah çizgi
şeklinde bir yara ile dolaştı. O gün gözlerini koruyabilmek için
çocuklarının güneş gözlüklerinden birini deniyordu. Tabii,
pek iyi göremeyince iyi de düşünemedi ve yine düştü.
Ayrıca, nazar değmesin
diye çiftliğin çevresine yüksek bir duvar ördürtmüştü. Kimsenin
damını görmesini istemezdi.
Nasılsa beyaz Van
kedisinin damında dolaşmasına müsaade ederdi. (Herhalde kedi
olunca kuşlar, sincaplar ve fareler damının üzerine çıkamaz
diye düşünürdü ama Van kedisi hepsiyle arkadaştı.)
Hamdi, çatısı
ile kafasını bozmuştu ve çiftlikte ilgilenmesi gereken önemli
konularla ilgilenemiyordu.
Hamdi, sabahtan akşama
kadar damıyla meşgulken, çiftlik etrafında çok daha mühim
olaylar cereyan ediyordu.
Fakat Hamdi her gün düşünüp
dururdu, "Nasıl o damı daha iyi örtebilirim." diye.
Öbür çiftçiler kendi
dertlerini ona anlatmak isterlerdi. İşbirliği de yapmak
isterlerdi. Ama hep görürlerdi ki Hamdi kendi damıyla uğraşıyordu.
İner çıkar. İner çıkar.
Dediğim gibi, çocukları
da pek yardım edemiyordu çünkü hep gözlük ve şapka almakla meşguldüler.

Ama tüm aile lolipop'u çok
severdi.
 
Bir gün iyi dans eden Yengeç ve kuş
dayanamayıp güneş gözlüklerini denediler.
Fakat onlarda iyi göremeyince, iyi düşünemediler.
Hamdi bir gün damdayken
"GÜÜÜÜÜÜM" diye bir ses geldi. Sanki çiftliğin altı
oyuluyor gibi ürküten bir sesdi.
Kıyamet günü başlayacakmış
gibi uzaklardan gelmişti ses.
Taşlar ve temeller
yerinde duruyordu. Ama sanki birileri yerinden oynatmaya çalışıyordu.
Ayrıca, o gün tuhaf
başka şeyler de olmuştu. Fosfor renkli bir Bukalemun çiftliğin
etrafında elinde bir teleskopla yürüyordu.
Çiftçi Hamdi fark etmemiş,
ama Keçi görmüştü. Bu devamlı renk değiştiren Bukalemun
bir ağaca yaklaşıp gizlendi.
Keçi merak edip yaklaşınca
Bukalemun yok olmuştu. Van kedisi de damdan görmüş ve diğer
hayvanlara anlatmıştı. Bukalemun, Göl bölgesinde Kunduzun evine
doğru hızlıca kaçmıştı.
Ertesi sabah hayvanlar ağacın
etrafına toplandı.
Bukalemun bir kağıt
parçasını ağacın üzerine çakmıştı. Üzerinde
"ZON DIŞI ÇİFTLİK" yazıyordu.
Hayvanlar hoşlanmamıştı
bu paçavra kağıttan. Tam anlamamışlardı ne demek olduğunu.
Bildikleri bir tek şey vardı. Asırlardır
bu çiftlik hiç
"ZON DIŞI" olmamıştı.
Çiftçi
yazıyı görünce pek ilgilenmedi.
Hayvanlar huzursuz olmak üzereyken, Kale'den Kasketli Karıncalar geldi.
Yine tuhaf bir şey olmuştu. Bu esnada
Kale'ye yakın oturan bir genç
Karınca keşif
yürüyüşüne çıkmıştı.
Mıncık tüm
karıncalardan çok farklı bir karıncaydı. Çok meraklıydı.
Yeni şeyleri keşfetmeyi de çok severdi ve her gün keşif
için vakit ayırırdı.

Mıncık
Evi hem Kale’ye hem
sahile yakındı ve bir metre toprağın altındaydı.
Bu topraklar Mıncık'ın ailesini soğuk kış günlerinde
korurdu. Artık sonbahar bitmişti ve kış başlıyordu.
Karıncalar
akıllarını çok iyi kullanırlardı. Her şeyi bilim
üzerine yaparlardı. Bilhassa çiftliklerini ve yumurtalarını
korumak için akla gelen her şeyi yapmaya hazırlardı. Tehlikeli
durumlarda Kasketli Karıncalarını iyi dinlerlerdi.
Bu Mıncık isminde ki karınca o tarihi kara
bulutlu günlerin yaklaştığı günlerde
Çanakkale'de yaşardı. Her gün çok sevdiği Çanakkale'nin
güzel ormanlarını gezerdi.

Yanına bazen bir büyüteç
alırdı.

Aynı zamanda çok
aceleciydi. Yemek yerken yutabileceğinden fazlasını ısırırdı.
Daha yavru karıncayken, yürümeyi tam bilmeden koşmak isterdi. Çok yükseklere
zıplamayı denerdi hep. Her gün yeni bir tünel veya çamur yol keşfetmek
isterdi.
Çiftliği çok severdi.
Hep güzel şeyler düşünürdü.
Gelecek karınca nesilleri huzur ve mutluluk içinde yaşasın
isterdi. Küçüktü, ama büyük düşünürdü.
Oda bütün Karıncalar
gibi çok çalışkan olmak isterdi.
Meraklı olduğu için
ailesi onu hep merak ederdi, ama ailesine nereye gittiğini her zaman söylerdi.
Bazı günler kayalıkların üzerine çıkıp saatler
dururdu, mis gibi temiz deniz havasını
küçük ciğerlerine doldururdu.

Bir gün farklı bir
yoldan giderken tuhaf bir çekirdek buldu. Deniz kabukları, yapraklar, taşlar,
değişik kum parçaları ilgisini çekerdi. Onları toplarken
kare şeklinde turuncu çekirdek gözüne çarptı. Neredeyse her
ilgisini çeken şeyi evine taşırdı ve toprak odası
tepesine kadar dolardı.
"Evet, çok ilginç bu
turuncu çekirdek" diye düşündü. Ellerinde döndürdü. Tak tak
vurdu. Kokladı. Üzerine bile çıktı. Tabii ki onu da evine götürdü.
Ertesi gün Mıncık
yine yola çıkarken annesine bulduğu çekirdeği gösterdi.
"Ne güzel, turuncu
bir çekirdek" dedi annesi.
"Belki ben bunu
dikersem çok güzel turuncu bir çiçek çıkar" diye düşündü
heyecanla Mıncık.
O arada kardeşi geldi
"Artık kış oldu, bizim bildiğimiz çiçekler bu zamanda
pek yetişmez" dedi.
Mıncık çok düşünen
bir karıncaydı. "Ben yine de dikeyim" diye düşündü.
Çok sevdiği bir tünel çıkışına dikti. Her
gün biraz vakit ayırıp suladı. Kendini çekirdeğe karşı
sorumlu hissetti.
O gün eve dönerken yolda
bir anahtar buldu. Rengi bir tuhaftı. Üzerinde de garip garip çizgiler
vardı. Tabii ki onu da evine götürdü.
Babasına gösterdi.

"Evet, Mıncık
bende böyle bir anahtarı hiç
görmemiştim" dedi babası. "Belki çiftçilerden biri düşürmüş
olabilir. Ben bir soruşturayım" dedi.
Akşamüstü Babası
Baş Horoz'a gitti. O arada komşu çiftlikten akrabaları ziyarete
geldi. "Bakın Mıncık bugün ne bulmuş" dedi babası.
Horozlar hayret içinde
kaldı. Aniden kanatlarını çırpmaya başladılar. Baş
Horoz, anahtarı alıp hemen Kale’ye götürdü.
Kale
o sıralarda çok hareketliydi. Açgözlü düşmanlar yaklaşıyordu.


|